En Uzun Gece
11 Haziran 2026 Perşembe
16 Mayıs 2026 Cumartesi
TEBRİZ: KÖKLERE SEYAHAT
Bir şehri bazen sokaklarıyla değil, hissettirdiği aidiyetle hatırlarsınız. Tebriz benim için tam olarak böyle bir yerdi. Bir nisan sabahı üç günlük bir seyahat için şehre indim. O ana kadar İran zihnimde uzak ve soyut bir coğrafya idi. Türklerin orada yaşadığını bilsem de bunu daha çok “başka bir yerdeki Türk toplulukları” gibi düşünüyordum. Ancak şehirle ilk temasım çok netti: yabancı bir ülkede değil, tanıdık bir hafızanın içinde gibiydim. Tebriz’de üç gün kaldım. İlk gün merkezde, eski sokakların arasında yer alan mütevazı bir eski Tebriz evi olan hostelde konakladık. Daha ilk saatlerden itibaren şehrin ruhu bizi içine çekmeye başlamıştı. Ara sokaklarda insanlarla selamlaşarak yürüdük ve sonunda kendimizi dünyanın en büyük kapalı çarşısında; Tebriz Kapalı Çarşısının içinde bulduk. Bir amcaya sadece handa çay içebileceğimiz bir yer sormuştuk. Hiç düşünmeden ayağa kalktı ve önümüzden yürümeye başladı. Ne fazla samimiyetle bunaltan bir hâli vardı ne de mesafe koyan bir soğukluğu… Garip bir dengeyle hem saygısını koruyor hem de sıcaklığını hissettiriyordu. Zaten Tebriz’ de en çok hissedilen şeylerden biri güven duygusu. İnsan kendini yabancı bir ülkede değil de, uzun zamandır görmediği akrabalarının yanında gibi hissediyor.
Handa çay içerken Zehra isminde genç bir kızla tanıştık ve bize hanı gezdirmeyi teklif etti. Kapalı çarşı boyunca yürürken dükkânların arasından geniş ve açık kapılar göze çarpıyordu. Zehra ile geniş bir kapıdan geçince ortasında havuz, çevresinde ağaçlar bulunan bir avluya çıktık. Bu avlular insanlara dinlenme imkânı sunarken yemek ve çay molaları için dükkânlar barındırıyor. Daire şeklindeki bu avluların birçok kapısı var ve her bir kapı kapalı çarşının farklı kollarına açılıyor. Gerçekten muhteşem bir mimarisi var. Zehra bize hanın tarihini ve özelliklerini anlatmakla kalmadı, bizi hanın çatısına da çıkardı. Dünyanın en büyük kapalı çarşısının çatısındaydık ve bizden başka kimse yoktu. O anın sessizliği ve büyüsü hâlâ aklımda. Daha sonra birlikte halıcıları gezdik. Girdiğimiz dükkânlardan birinde aynı zamanda ressam olan usta bir sanatçıyla karşılaştık. Halılar için “Bunlar bizim kültür alfabelerimiz.” dediğinde bunun sadece bir sanat tanımı değil, yüzyılların taşıdığı bir anlatı biçimi olduğunu hissettim. Günlerce konuşsa dinleyebileceğim derinlikte güzelliklerden bahsediyordu. Halı ve kilim motiflerindeki dikkatimi çeken bir diğer unsur ise kadınların ve kız çocuklarının özel bir yerde olması oldu. Seyahatim boyunca buradaki kadınların sıcak, rahat ve özgüvenli bir biçimde iletişim kurabildiklerini gözlemlemiştim. Şimdi düşünüyorum da ; halılarındaki bu figürler, buradaki kadınların yaşama karşı duruşlarında yaşamaya devam ediyor. Kapalı çarşının içindeki o eski dükkânlarda, sanatla ve kültürle iç içe yaşayan insanlarla karşılaşmak tarif edilemez bir deneyimdi. Tebriz’ de en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu; şehirde güçlü bir sanat kültürü var. İnsanlar şiir biliyor, şiir okuyor ve sohbetlerin içine edebiyat doğal bir şekilde akıyordu. Halıcı dükkânlarında dinlediğim hikâyeleri hâlâ unutamıyorum. Her motif başka bir anlam taşıyordu. Bir halıda aşk vardı, bir diğerinde aile, başka birinde ayrılık… Söğüt ağacı bir kavramı, nar başka bir kavramı temsil ediyordu. Bana “Bunlar sadece halı değil,” demişti o sanatçı; “Bunlar bize atalarımızdan kalan mektuplar.”
Eski Tebriz evlerini gezdiğimizde ise bambaşka bir dünyanın içine girdik. Restore edilmiş konaklar adeta küçük saraylar gibiydi. Geniş avlular, ortasında süs havuzları, ağaçlık alanlar, rengârenk vitraylar… Baharın gelişi ve Nevruz kültürü şehirde hâlâ çok canlı hissediliyordu. Yüzyıllar boyunca Türk hanedanları tarafından yönetilmiş bir şehir Tebriz. Bunun izleri sadece dilde değil; mimaride, yemeklerde ve insan ilişkilerinde bile hissediliyor. Karakoyunlulardan kalan Gök Mescit’in büyüleyici turkuaz çinileri, İlhanlı ve Safevî dönemlerinde gelişen Tebriz Cuma Camii’nin tarihi atmosferi ve İlhanlı döneminden izler taşıyan Ark-ı Tebriz’in görkemli kalıntıları, şehrin hafızasını hâlâ ayakta tutuyor. Bir akşam El Gölü (Şah Gölü) çevresinde yürüyüş yaptık. Burası Tebriz’in en huzurlu yerlerinden biri. Kurak ve İç Anadolu’yu andıran bir coğrafyada insanların suyu ve yeşili ne kadar kıymetli gördüğünü hissediyorsunuz. Ağaçlandırılmış yollar, göl çevresindeki yürüyüş alanları, hafif rüzgâr… Akşam olunca Şah Gölü’nün çevresi başka bir güzelliğe bürünüyor.
Şairler Müzesi’ni ziyaret ettiğimiz gün ise Tebriz’in ruhunu daha derinden hissettim. Burada en çok adı geçen isimlerden biri Şehriyar idi. Türkçe şiirleri hâlâ halkın dilinde yaşıyor. İnsanlar onun şiirlerini ezbere okuyordu. Şairlerin bir toplumun günlük yaşamında bu kadar canlı olması beni çok etkiledi. Evi müze hâline getirilen şairin evini de ziyaret ettik. Onun İstanbul’a dair şiirinden bir kesiti paylaşmak istiyorum:
“Gelmişem nazlı hilal ülkesine
Fikret’in ince hayal ülkesine
Akif’in marşı yaşartıp gözümü
Bakıram Yahya Kemal ülkesine”
Son günümüzde Eynali Dağı’na çıktık. Hayatımdaki en uzun teleferik yolculuklarından biriydi. Gün batımını izlemek için çıkmıştık ama biraz geç kalınca dönüşümüz karanlığa denk geldi. Açıkçası dağın heybeti ve yüksekliği hafif ürkütücü ama bir o kadar da unutulmazdı. Nisan ayı olmasına rağmen zirve buz gibiydi. Dönüş yolunda bizi aşağı indiren görevliyle Türkçe şarkılar eşliğinde yolculuk ettik. İlginç anlardan biriydi; radyoda Türkçe şarkılar çalıyor, arabada Türkçe konuşuluyordu… Burası İran’ın Doğu Azerbaycan Eyaleti idi ve biz şimdiye kadar böyle bir yaşam süren bir topluluk olduğundan haberdar değildik. Ve o an bir kez daha şunu düşündüm: Ben İran’da, Tebriz’de, Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin kalbinde üç gündür hayatımı tamamen Türkçe konuşarak sürdürüyorum. Bu sadece bir dil benzerliği değildi; tarif edilmesi zor bir yakınlık hissiydi. Sanki başka bir ülkeye değil de zamanında ayrı düşmüş ama birbirini unutmamış bir coğrafyaya gelmiş gibiydim.
Ve yemekler… Allahım, yemekler… Etin tadı inanılmazdı. Ben aslen Karamanlıyım ve çocukluğumun Anadolu sofralarını orada yeniden buldum sanki. Tatlar aynı, sofralar aynı, kelimeler aynı… Aynı dili konuşup anlaşabilmek benim için tarifsizdi. Çay ise başlı başına bir kültür. Hayatımda içtiğim en güzel çayları Tebriz’de içtim diyebilirim. Sabah çayı, sohbet çayı, misafir çayı… Çay burada sadece bir içecek değil; insanların birbirine yaklaşma biçimi. Ve tabii ki çayların yanında gelen “Nebat” ismindeki safranlı şekerler… Siz bir yerde çay içmek istediğinizde size bir tepsi üzerinde porselen bir demlik çay, cam bardaklar ve yanında nebatlarla ikram ediliyor. Safran bitkisi İran yemek kültürünün baş tacı diyebilirim. Yemeklerden tatlılara, şekerlemelerden çaylara kadar birçok yerde safran kullanılıyor. Oldukça pahalı bir bitki olmasına rağmen İran halkı kültürlerine olan bağlılıklarını mutfaklarında da sürdürmeye devam ediyor.. Tebriz’de futbol bile kimlikle iç içe. ‘Traktör’ isimli Tebriz futbol takımı sadece bir takım değil; Azerbaycan Türklerinin kültürel sesi gibi. Taraftarlarının tutkusu ve aidiyet hissi gerçekten çok güçlü.
Seyahatimiz boyunca ulaşımı çoğunlukla taksiyle sağladık ve inanılmaz uygundu. Ama beni asıl etkileyen şey para konusundaki incelikleri idi. İnsanlar sizden para alırken bile mahcup davranıyor, sürekli yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Kendinizi bir turist gibi değil; kesinlikle bir misafir gibi hissediyorsunuz. Dünyanın birçok yerini görmeye çalışan biri olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Tebriz benim için her zaman özel bir yerde kalacak.
Ben oraya giderken İran’a gittiğimi sanıyordum. Meğer köklerime gidiyormuşum.
Adeta geçmişimiz orada, bir zaman kapsülünün içinde korunmuş gibi… Dilimiz, soframız, misafirperverliğimiz hâlâ aynı sıcaklıkla Tebriz’de yaşamaya devam ediyor.
14 Şubat 2021 Pazar
Şimdiki Gençler
On beş yıllık lise öğretmeni ve altı yıllık idareci olarak söyleyebilirim ki , bir çok genç , bir çok eğitimli görünen yetişkinden daha olgun tavırlar sergileyebiliyor ... “ Oha falan oldum “ diyenler şu anda öğretmen de o yüzden belki de , Sorun sadece gençlik sorunu değil, ahlaki değerlerini yitiren toplum sorunu . Münazara turnuvalarında , dergi çıkarırken öyle yazılar getiriyorlar ki, gençlere hayranlık duyuyorum ... Onuncu kere mobilya değiştiren, aptalca şeyler izleyen bir çok yaşıtımdan çok daha kaliteli gençlerle çalışma imkanı bulmuş biri olarak , gençleri seviyorum .Her dönemin kaliteli ve kalitesiz insanları var bence . Bir de çağın getirdiği sorunlar ..Globalleşen dünyanın sorunları belki de ... Ama yine de teknolojiyi bilen , bilgiye ulaşan bu çağın gençleriyle olmaktan zevk alıyorum .Duyarlı olmakla hayatını hiçe saymayı karıştırmış bir gençliği tarihte bırakıp , şimdilerde kendini dünyanın merkezine koyan bir gençliğe sahip olduğumuz aşikar. Durumun vehametini tarih gösterecek , ama bence çok da korkulacak bir şey yok
21 Aralık 2020 Pazartesi
40 yaş
Yıl boyunca cümleler geçti içimden, yazıya dökmeyince havaya yazmış gibi oluyorsun. Uzay boşluğunda sürükleniyor hislerin .Nasıl olsa o gün daha çok şey aklıma gelir sandım. Ama bugün, gri bir hava var dışarda ve içimde de öylesine bir boşluk. Kırk yıl ,dün gibi. Sanki hiç bir şey yapmamışım ve bir pencerenin kenarından gidişini izlemişim gibi. Sanki beşer yıllık şehirler ve bir kaç cümle dışında anlatacak bir şey yok gibi. Kırk yıldır dünyadayım, benim dünyam on yaşlarımdan çok farklı değil . Hayallerim var hala, boş durduğumda hemen elim çenemde ,tırnaklarımın bir kaçı dudaklarımda kendimi dağlara tırmanırken ve ya bir atın üstünde dünyayı kurtarırken bulabiliyorum... Ama umudum eskisi kadar yok. Melankoliyi de seviyorum hala ,gülmeyi sevdiğim gibi. Ve yalnızlığım ; canım arkadaşım, biri gelir de alır benden diye deliler gibi sarıldığım... Garip bir keyif alıyorum yalnızlıktan ..Ödüm patlıyor kaybederim diye, kısa süreli tatillerin son günlerine doğru duyulan hüzün gibi sarmalıyorum, gidecek elimden diye daha sıkı tutuyorum. Ama hep böyle hissetirip hiç gitmiyor ..Özgürlükle yalnızlığı karıştırıyor sanırım beynim, nasıl kodlamışsa artık ..Basit bir bilgisayar kodlama hatası hayatımızı yönetebiliyor diyor en son okuduğum kitapta. Sanırım öyle bir şeyler olmuş bir yerlerde...
Kırk ...Altlı üstlü dünyada geçirilen gün sayısı, ne kadar da sayılar yönetiyor hayatımızı...Her yerde sayılar, kelimelerden daha güçlüler adeta.. Bütün kelimeleri satın alabilecek büyüklükte de sayılar olabiliyorlar ,bu sayı ile daha fazla dünyada kalamaz da denilebiliyor...Uzaklık , zaman, para, yaşam...Sayıların çağında , yıllara aylara isimler takıp, on tane rakamı evirip çevirip kullanıyoruz. Dördüncü sınıfı bitirip, bilmem kaç km yol gidip, bu kadar para ile alıp bu kadar uzun yaşıyoruz, ya da ölüyoruz saat bilmem kaçta...Sonsuza kadar sürer bu. Bir vagonda doğuyoruz, bizimle aynı tarihlerde, aynı çağda doğmuş insanlarla aynı trende. Peş peşe vagonlar var, gidip bakıyorum. Bazı vagonlar daha konforlu ama kalma hakkın yok orda, aynı yoldaki başka çağlara ait yolcularsınız deniyor. Şimdilerde Z kuşağı, Y kuşağı vs. deniyor ya işte ondaki durum..
Ben bazen bu vagona ait hissetmiyorum, gidiyorum diğer vagonlara , ama olmuyor. Doğduğun ev kaderin midir, yoksa coğrafya kader midir? Bir de ben ekleyeyim, doğduğun yıl kaderindir. Seni bir vagona hapseder ve diğer vagonları seyretme hakkı verir sadece. Benim vagonum da fena değil, ama zamandan münezzeh olmak isterdim, hepsini görmek. Bu garip arzum yüzünden, doymak bilmeyen bir obur gibi yaşıyorum.. Diller öğrenmek, şarkılar söylemek, tonlarca kitap okumak, bütün filmleri izlemek , bütün şehirleri görmek ,atımın üstünde dünyayı turlamak ,istiyorum. Gençler ; yaşlılar bir şeyleri isteyince dalga geçiyorlar , 'yetmiş yaşına gelmiş ' diye başlayan cümleler savuruyorlar ya, sanki yaşlanmak demek isteklerinin de bitmiş olması demekmiş gibi. Elinden kaçacağını idrak ettiğin zaman bir şeylerin, son dakika indirimleri gibi, sepetini doldurma telaşına düşersin. Ondan o halleri onların, ondan da benim bu garip hallerim...
İyi ki doğdum mu bilmiyorum...Sorumluğunu hissettiğim insanlar için doğru şeyler yapmaya çalıştım ama kendim için ne yaptım, ne yapsam olurdu hala bilmiyorum. Bizde en güzel şeyler misafirler içindir .Kendini ve kendinden parçaları ikinci plana atarsın. Ben de ruhuma; artık yemekleri, kırılmış tabakları, eski tabureyi layık gördüm misafirlerime hazırladığım sofralarda...O yüzden en çok kendime zarar verdiğim kırk yıllık ömrüm var. İçinde yangınlar olan kırk yıl.. Yanmayınca ısıtmıyor insan, size gelen sıcaklık ondan.
Geçen geçti, gelecekten de isteklerim var. İnşallah hayatımın miladı olur bu yıl. Daha sevgi dolu, bilgi dolu, sevdiklerimle dolu, özgür ve huzurlu bir ömür diliyorum kendime. Hz. Yusuf balığın karnında, Hz. Nuh gemide 40 gün kalmış, peygamberlik kırk yaşında gelmiş, kırk hadis, kırkı çıkmak kavramı, kibrit kutularında bile kırk çöp var, yangınlara gönderme yapar gibi... Sözün özü, kırk sayısının bizde bir kutsiyeti var. Umarım bu kutsiyetten ben de payıma düşeni alabilirim..
15 Mayıs 2020 Cuma
DÖVİZ KURU VE KİLOLARIM
Bugün kıyafetlerimi toparlarken farkettim ki , kilolarım ile ülkenin döviz kuru ne kadar da birbiriyle uyumlu. 15 yıldır ; 40 lar, 50 ler , derken 55 olduğumda inanılmaz kilo aldım sanmıştım. Komik miş aslında .. Her kilo alışımdan sonra aldığım yeni kıyafetlerle , kamufle ede ede o kilomu benimsedim . Ardından 60 lar geldi. O ilk toslama anları, ‘ Nasıl yaşanacak , korkunç ‘ derken Zamanla daha rahat kabullenir, hatta dalga geçer oldum. Bazen hızlı artışlarda , yaz başlarında , hiç bir kıyafete sığamayınca küçük çapta kalp krizleri geçirip sonra bir kaç kamuflaj ile yine unutur oldum. Aslında hiç unutmuyorsun da ilk andaki etkisi kalmıyor ve hep bir öncekini arar oluyorsun .Uzun vadeli olmayan düşüşler umudu canlı tutarken , ibre aslında hep yukarıyı gösteriyor.Şimdi geçen yıldan ayırdığım, gelecek yıl kilo veririm dediğim , nasılsa düşer diye beklettiğim onca kıyafet bekliyor , ibreler 70 leri gösteriyor. Euro ise 7 lerde... Umudum var ki vazgeçemiyorum cânım elbiselerimden , hadi verirsem :)
Not: Bu yazıyı geçen yıl yazmıştım.12 Marttan bu tarihe kadar ülkecek karantinadayız ve bu kez tüm ülkenin kiloları ile döviz kuru uyumlu bir yükselişte.Evde ekmek yapmakla başlayan serüven çığrından çıkmış bir halde. Son günlerde Euro 8 lere dayandı, kilolar ise 80 lere..
Anneler Günü
Malum gün geldi ve reklamlar; Çağan Irmak filmlerini aratmıyor . Her yerde bol duygu sömürülü pazarlama stratejileri ..
Annelik sanırım dünyadaki en özel durumlardan biri . Aynı zamanda ilginç olan bu durum , kadının çocuğunu önce karnında taşıması , sonra da bir ömür boğazında bir düğüm olarak taşıması olarak devam ediyor .Ya çocuk için ? Kişilik gelişimden , duygularının oluşumuna , sağlığından , sağlıklı karar vermesine kadar kişiyi o kişi yapan her şeyin mimarının bir nevi bir insana bağlı olma durumu . Aslında bir bakımdan çok trajik bir durum... “ Yok ben hiç benzemem anneme “ falan diyenler için , DNA nınızın en kilit noktalarına saklanmış her şeyde siz annenizsiniz ... Hayatını bu kadar etkileyen bağlılık o kadar çok insan için travmatik durumlardır ki ; Yanlış davranışlara maruz kalan çocuklar , istenmeyenler , dayak yiyenler , çocuğunun tacize uğradığını bildiği halde susan annelerin çocukları ve dahası anne yokluğunu iliklerine kadar hissedenler ...
İşte tüm bunlar yüzünden, bazı çocuklar için de, “ anne kavramı” boğazlarında bir düğümdür .
Her anneler günü reklamını izlediğimde , her gözümüze gözümüze sokulan duygusal sahnede ben çok daha fazla duygulanıyorum ve kapatmak istiyorum kimse görmesin diye . Allah’a şükür annem sağ, yoksa nasıl hissederdim bilmiyorum. ..Gün kutlanmasın mı , kutlansın ama lütfen sessizce . Eski Ramazanlarda İstanbul da oruç tutmayan ecnebiler, oruç tutanlara saygısızlık olmaması için , mahallelerinde çocuklarına tembih ederlermiş , sakın bir şey yemeyin diye ... Bu hassasiyetle kutlanmalı işte . Kimsenin acıyan ya da kabuk bağlamış yaralarını kanatmadan, kimsenin fazlasını eksiğini gözüne sokmadan ..
Anneler günü reklamlarının kesinlikle yasaklanmasını istiyorum. Bunları bir çok insanın duygusal acısına saldırı olarak görüyorum. Bir sürü yetim var, yıllarca uğraşıp evlat edinememiş çiftler var, evlatlarını kaybetmiş insanlar var...Allah annesizlere, evladını yitirmişlere sabırlar versin diyorum. Anneliğini, kutsallığı ile yapmış tüm annelerin gününü kutluyorum .
9 Nisan 2020 Perşembe
Tutunamayanlar
Geçen yıl okumaya başlamıştım , oldukça da merakla okuyordum ama, ne olduysa yarım kalmıştı. Yakınlarda tekrar başladım ve az önce bitirdim.
Kitaba dair çok şey var söylenecek.. Öncelikle benim gençliğime ya da günümüze ait öğrenci dertlerinin aynı olması çok şaşırttı beni . 1970 lerde de ders çalıştıran anne babalar , sınav kaygısı, başarılı çocukların mühendis doktor yapılması telaşı varmış.Kitap bu anlamda 70 lerde değil de , 90 larda yazılmış gibi , 2000 lerde lisede olup okuyanlar da aynı şekilde düşünüyorlarsa , kitabın evrenselliği de ortaya çıkıyor.
Başka açıdan bakacak olursak da , başından sonuna kadar boğazımda düğüm bıraktı.. Bu kitabı , bir kütüphanede gezerken alalade elime alsaydım, daha önce hiç duymamış olarak başlasaydım, başkalarının da benim kadar etkisinde kalacağını, beğeneceğini düşünmezdim.Çünkü ben de Selim gibi hayatı tahlil manyaklığı ile geçmiş, psikoloji ile fizik, matematik ile felsefe Kafka ile Zweig arasında bocalayan bir çizgi de derinlemesine analizler yapıp, gözümün önündeki şeyleri çözemeyen biri olarak diğer insanları da Selim in gördüğü gibi “ diğerleri “ olarak görür ve derdim ki , bunu ancak Tutunamayanlar anlar... Ama bu kadar tutulmuşsa “ tutunamayanlar “ Ya yalnız değiliz bu dünyada -düşündüğümüz kadar,-bizim gibilerden baya var. Ya da bir vakaya bakan doktor edasıyla, soğuk kanlılıkla okuyabilmiş, empati kurabilen ciddi bir okuyucu kitlesi var.. İkisi de şahane . Bu kitabın sevilmesi çok önemli bence ...
Şimdi çevremdeki hassas ve zeki çocukları tespit etmek istiyorum.. Ellerinden kitapları almak istiyorum öncelikle- Bırak tüm dünyayı anlamasınlar, empati kurmasınlar -, fizik problemleri ile boğuşmasınlar, ya da saçma sapan ezberlerle , sahteliklerle uğraşmasınlar ,çıkarcı dünya düzeninin bir parçası olmasınlar istiyorum... Çünkü başedemiyor tutunamayanlar....Onları bir adaya bırakmak en güzeli, biraz boya kalemi, biraz kağıt ile..Ütopik tabiki benimkisi.. Biz de bu eğitim sistemi olduğu sürece ancak “Tutunamayanlar dan“ yaparız duyarlı ve okuyan çocukları... Göbeğini kaşıyanları , iki satır okumayanları da emlak zengini kıroların ve kadın versiyonlarının ordusuna katarız..Bir de asla tutunamayan olmayacak olan, ama kaliteli olan okumuş insanlar var ki , onların hali iTurgut un, Selimin ölümünden önceki hali gibidir. Tüm anne babaların , toplumun istediği hâl işte tam da budur. Onları ben de alkışlıyorum 👏🏻👏🏻 Severek izliyoruz. Ama bu bay ve bayan mükemmeller ince bir çizgidedirler her daim .Kendilerinde olmazsa çocuklarında , çekinik bir gen gibi bir sonraki kuşakta çıkacaktır ...
Böyle garip duygular içindeyim işte.700 sayfalık kitapta öyle çok altını çizdiğim yer olmuş ki, onları dönüp okumak istiyorum şimdi de. Bir de kitaptan konuşmak istiyorum..Kim ne bulmuş, ne hissetmiş... Turgut un, Selim i tanıyanları araması gibi, okuyanlarını bulmak istiyorum. Neymiş bu kitabı bu kadar ünlü yapan... Keşke kitap tahlil günleri yapılsa.. Bir gün “Dönüşüm”, bir gün “Tutunamayanlar “ bir gün başka kitap... Okusak ve konuşsak, aynı dili konuşsak...
