Bir şehri bazen sokaklarıyla değil, hissettirdiği aidiyetle hatırlarsınız. Tebriz benim için tam olarak böyle bir yerdi. Bir nisan sabahı üç günlük bir seyahat için şehre indim. O ana kadar İran zihnimde uzak ve soyut bir coğrafya idi. Türklerin orada yaşadığını bilsem de bunu daha çok “başka bir yerdeki Türk toplulukları” gibi düşünüyordum. Ancak şehirle ilk temasım çok netti: yabancı bir ülkede değil, tanıdık bir hafızanın içinde gibiydim. Tebriz’de üç gün kaldım. İlk gün merkezde, eski sokakların arasında yer alan mütevazı bir eski Tebriz evi olan hostelde konakladık. Daha ilk saatlerden itibaren şehrin ruhu bizi içine çekmeye başlamıştı. Ara sokaklarda insanlarla selamlaşarak yürüdük ve sonunda kendimizi dünyanın en büyük kapalı çarşısında; Tebriz Kapalı Çarşısının içinde bulduk. Bir amcaya sadece handa çay içebileceğimiz bir yer sormuştuk. Hiç düşünmeden ayağa kalktı ve önümüzden yürümeye başladı. Ne fazla samimiyetle bunaltan bir hâli vardı ne de mesafe koyan bir soğukluğu… Garip bir dengeyle hem saygısını koruyor hem de sıcaklığını hissettiriyordu. Zaten Tebriz’ de en çok hissedilen şeylerden biri güven duygusu. İnsan kendini yabancı bir ülkede değil de, uzun zamandır görmediği akrabalarının yanında gibi hissediyor.
Handa çay içerken Zehra isminde genç bir kızla tanıştık ve bize hanı gezdirmeyi teklif etti. Kapalı çarşı boyunca yürürken dükkânların arasından geniş ve açık kapılar göze çarpıyordu. Zehra ile geniş bir kapıdan geçince ortasında havuz, çevresinde ağaçlar bulunan bir avluya çıktık. Bu avlular insanlara dinlenme imkânı sunarken yemek ve çay molaları için dükkânlar barındırıyor. Daire şeklindeki bu avluların birçok kapısı var ve her bir kapı kapalı çarşının farklı kollarına açılıyor. Gerçekten muhteşem bir mimarisi var. Zehra bize hanın tarihini ve özelliklerini anlatmakla kalmadı, bizi hanın çatısına da çıkardı. Dünyanın en büyük kapalı çarşısının çatısındaydık ve bizden başka kimse yoktu. O anın sessizliği ve büyüsü hâlâ aklımda. Daha sonra birlikte halıcıları gezdik. Girdiğimiz dükkânlardan birinde aynı zamanda ressam olan usta bir sanatçıyla karşılaştık. Halılar için “Bunlar bizim kültür alfabelerimiz.” dediğinde bunun sadece bir sanat tanımı değil, yüzyılların taşıdığı bir anlatı biçimi olduğunu hissettim. Günlerce konuşsa dinleyebileceğim derinlikte güzelliklerden bahsediyordu. Halı ve kilim motiflerindeki dikkatimi çeken bir diğer unsur ise kadınların ve kız çocuklarının özel bir yerde olması oldu. Seyahatim boyunca buradaki kadınların sıcak, rahat ve özgüvenli bir biçimde iletişim kurabildiklerini gözlemlemiştim. Şimdi düşünüyorum da ; halılarındaki bu figürler, buradaki kadınların yaşama karşı duruşlarında yaşamaya devam ediyor. Kapalı çarşının içindeki o eski dükkânlarda, sanatla ve kültürle iç içe yaşayan insanlarla karşılaşmak tarif edilemez bir deneyimdi. Tebriz’ de en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu; şehirde güçlü bir sanat kültürü var. İnsanlar şiir biliyor, şiir okuyor ve sohbetlerin içine edebiyat doğal bir şekilde akıyordu. Halıcı dükkânlarında dinlediğim hikâyeleri hâlâ unutamıyorum. Her motif başka bir anlam taşıyordu. Bir halıda aşk vardı, bir diğerinde aile, başka birinde ayrılık… Söğüt ağacı bir kavramı, nar başka bir kavramı temsil ediyordu. Bana “Bunlar sadece halı değil,” demişti o sanatçı; “Bunlar bize atalarımızdan kalan mektuplar.”
Eski Tebriz evlerini gezdiğimizde ise bambaşka bir dünyanın içine girdik. Restore edilmiş konaklar adeta küçük saraylar gibiydi. Geniş avlular, ortasında süs havuzları, ağaçlık alanlar, rengârenk vitraylar… Baharın gelişi ve Nevruz kültürü şehirde hâlâ çok canlı hissediliyordu. Yüzyıllar boyunca Türk hanedanları tarafından yönetilmiş bir şehir Tebriz. Bunun izleri sadece dilde değil; mimaride, yemeklerde ve insan ilişkilerinde bile hissediliyor. Karakoyunlulardan kalan Gök Mescit’in büyüleyici turkuaz çinileri, İlhanlı ve Safevî dönemlerinde gelişen Tebriz Cuma Camii’nin tarihi atmosferi ve İlhanlı döneminden izler taşıyan Ark-ı Tebriz’in görkemli kalıntıları, şehrin hafızasını hâlâ ayakta tutuyor. Bir akşam El Gölü (Şah Gölü) çevresinde yürüyüş yaptık. Burası Tebriz’in en huzurlu yerlerinden biri. Kurak ve İç Anadolu’yu andıran bir coğrafyada insanların suyu ve yeşili ne kadar kıymetli gördüğünü hissediyorsunuz. Ağaçlandırılmış yollar, göl çevresindeki yürüyüş alanları, hafif rüzgâr… Akşam olunca Şah Gölü’nün çevresi başka bir güzelliğe bürünüyor.
Şairler Müzesi’ni ziyaret ettiğimiz gün ise Tebriz’in ruhunu daha derinden hissettim. Burada en çok adı geçen isimlerden biri Şehriyar idi. Türkçe şiirleri hâlâ halkın dilinde yaşıyor. İnsanlar onun şiirlerini ezbere okuyordu. Şairlerin bir toplumun günlük yaşamında bu kadar canlı olması beni çok etkiledi. Evi müze hâline getirilen şairin evini de ziyaret ettik. Onun İstanbul’a dair şiirinden bir kesiti paylaşmak istiyorum:
“Gelmişem nazlı hilal ülkesine
Fikret’in ince hayal ülkesine
Akif’in marşı yaşartıp gözümü
Bakıram Yahya Kemal ülkesine”
Son günümüzde Eynali Dağı’na çıktık. Hayatımdaki en uzun teleferik yolculuklarından biriydi. Gün batımını izlemek için çıkmıştık ama biraz geç kalınca dönüşümüz karanlığa denk geldi. Açıkçası dağın heybeti ve yüksekliği hafif ürkütücü ama bir o kadar da unutulmazdı. Nisan ayı olmasına rağmen zirve buz gibiydi. Dönüş yolunda bizi aşağı indiren görevliyle Türkçe şarkılar eşliğinde yolculuk ettik. İlginç anlardan biriydi; radyoda Türkçe şarkılar çalıyor, arabada Türkçe konuşuluyordu… Burası İran’ın Doğu Azerbaycan Eyaleti idi ve biz şimdiye kadar böyle bir yaşam süren bir topluluk olduğundan haberdar değildik. Ve o an bir kez daha şunu düşündüm: Ben İran’da, Tebriz’de, Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin kalbinde üç gündür hayatımı tamamen Türkçe konuşarak sürdürüyorum. Bu sadece bir dil benzerliği değildi; tarif edilmesi zor bir yakınlık hissiydi. Sanki başka bir ülkeye değil de zamanında ayrı düşmüş ama birbirini unutmamış bir coğrafyaya gelmiş gibiydim.
Ve yemekler… Allahım, yemekler… Etin tadı inanılmazdı. Ben aslen Karamanlıyım ve çocukluğumun Anadolu sofralarını orada yeniden buldum sanki. Tatlar aynı, sofralar aynı, kelimeler aynı… Aynı dili konuşup anlaşabilmek benim için tarifsizdi. Çay ise başlı başına bir kültür. Hayatımda içtiğim en güzel çayları Tebriz’de içtim diyebilirim. Sabah çayı, sohbet çayı, misafir çayı… Çay burada sadece bir içecek değil; insanların birbirine yaklaşma biçimi. Ve tabii ki çayların yanında gelen “Nebat” ismindeki safranlı şekerler… Siz bir yerde çay içmek istediğinizde size bir tepsi üzerinde porselen bir demlik çay, cam bardaklar ve yanında nebatlarla ikram ediliyor. Safran bitkisi İran yemek kültürünün baş tacı diyebilirim. Yemeklerden tatlılara, şekerlemelerden çaylara kadar birçok yerde safran kullanılıyor. Oldukça pahalı bir bitki olmasına rağmen İran halkı kültürlerine olan bağlılıklarını mutfaklarında da sürdürmeye devam ediyor.. Tebriz’de futbol bile kimlikle iç içe. ‘Traktör’ isimli Tebriz futbol takımı sadece bir takım değil; Azerbaycan Türklerinin kültürel sesi gibi. Taraftarlarının tutkusu ve aidiyet hissi gerçekten çok güçlü.
Seyahatimiz boyunca ulaşımı çoğunlukla taksiyle sağladık ve inanılmaz uygundu. Ama beni asıl etkileyen şey para konusundaki incelikleri idi. İnsanlar sizden para alırken bile mahcup davranıyor, sürekli yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Kendinizi bir turist gibi değil; kesinlikle bir misafir gibi hissediyorsunuz. Dünyanın birçok yerini görmeye çalışan biri olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Tebriz benim için her zaman özel bir yerde kalacak.
Ben oraya giderken İran’a gittiğimi sanıyordum. Meğer köklerime gidiyormuşum.
Adeta geçmişimiz orada, bir zaman kapsülünün içinde korunmuş gibi… Dilimiz, soframız, misafirperverliğimiz hâlâ aynı sıcaklıkla Tebriz’de yaşamaya devam ediyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder